Kaz Dağları’nın Ekonomi Nobeli...

Ekonomide işler kötüye gittiğinde, akla gelen yöntemlerin başında elde avuçta ne varsa satıp gelir ve gider dengesini sağlamaya çalışmak gelir. Bu hem hanehalkı ve firmaların hem de hükümetler ile belediyelerin izlediği kaçınılmaz yol olarak karşımıza çıkar. Mal mülk, Hazine arsaları, kullanım hakları, yollar ve benzeri tüm yapay varlıklar, ya doğrudan satılır ya da son dönemin kapitalist türev ürünü olan kira getirileri şeklinde, geleceğin kazancı şimdiden sermaye akışına dönüştürülür... 
Diğer bir ifade ile geleceğimiz satışa çıkarılır. 

Dağınık bir yöntem ve akılla uygulamaya geçen bu süreçte sonucun ne olduğunu söylemeye gerek de yoktur. Öte yandan, yapay varlıkların harcama ve israfa denk gelmediği durumlarda ise ibre ya doğal varlıkların satışına ya da maliyetsiz kullanım hakkına gelir... 

Altın sevdasının bol olduğu Kaz Dağları, Ordu/Fatsa’daki diğer dağlar ve tepeler ile Akdeniz Bölgesi’nin, özellikle de Maraş’ın en güzel çaylarından biri olan, pamuğun, buğdayın, mısırın ve diğer tarım ürünlerinin kaynağı olan Aksu Çayı’ndaki kirlenme ve zehirlenmede olduğu gibi... 

Toplumsal tepkinin en üst seviyede olduğu bu tür doğa tahribatı doğuran işlemlerde, çoğu zaman karar vericilerin dediği yöntemler uygulanır ve sonuç da onların istediği doğrultuda olur. Peki, bu çözüm(süzlük) bir kader midir yoksa toplumun faydası ile karar vericilerin mutluluğu bir çatı altında buluşturulabilir mi? 

Yanıt mı? 

Evet, çözüm var gibi, hem de üç ayaklı... 

İlki vergilendirme... Pigou vergisi, (Arthur Cecil Pigou) olarak karşımıza çıkan bu yöntemde amaç, kaynak dağılımının etkinliğini en uygun şekilde sağlamaktır. Bu kapsamda, çevresel ve dışsal olarak zararlı olan üretim sürecine, toplumsal zarar miktarını karşılayacak kadar vergi salınması önerilir. Adına ne dersek diyelim, bu verginin amacı özel maliyet ile toplumsal maliyeti birbirine yaklaştırarak zararı en aza indirgeyen kaynak dağılımını yaratmaktır. 

İkincisi denetleme ve gözetlemedir. Bunu da devletin kurumları, karar vericileri vasıtasıyla yapar ama oldukça maliyetlidir. En zor ve kaygan süreçtir bu. Özellikle, karar vericiler ile firma amaçlarının çakıştığı ortamlarda, yani ahlaki çöküşün yaşandığı durumlarda bu yöntemin sonuç doğurması beklenmez. 

Üçüncü çözüm yöntemi ise biraz karışık ve kabulü zor ama en çok kullanılanlardan birisi. Bu yönteme göre üreticiye veya topluma (etkilenenlere) mülkiyet hakkı tanımlanır. 

Ronald Coase tarafından geliştirilen ve 1991 yılının Ekonomi Nobel Ödülü’nü alan bu yaklaşıma göre örneğin, Kaz Dağları’ndaki madenin mülkiyet hakkı ya da Aksu Çayı’ndaki kirletme hakkı, sınırları belirli bir şekilde firmalara ve/veya topluma verilir. Amaçlar doğrultusunda, negatif dışsallıklar, taraflar arasında görüşmeler sonucunda paylaşım miktarlarının belirlenmesi ile ortadan kaldırılabilir. Yani, etkilenen ile etkileyenin ortak paydası olan dışsallık (olumsuzluklar) içselleştirilir ve kaynak ve gelirin dağılımı en uygun seviyeye ulaşabilir. 

En uygun çözümün toplumsal uzlaşma ve fayda paylaşımı üzerine kurulduğu açıktır. Bu uzlaşmada ise esas vurgu çevre zararlarını en aza indirmedir. Bununla birlikte, serbest piyasanın önerdiği yukarıdaki üç çözümü bile günümüzün karar vericilerinin kabul etmemesinin ve bilgi akışını gizlemelerinin altında yatan dürtüleri anlamak da zor olmasa gerek.

PAYLAŞ