SÖZLEŞME EKONOMİSİNİN NOBELİ VE İŞGÜCÜ PİYASASI....

Ekonomistlerin işgücü rakamlarına bakış açısı çoğu zaman düz bir formattadır. İçinde, doğal olarak geçen yıl ya da yıllara göre karşılaştırma olur. İşgücü piyasasının nereye gittiğini görmek için bir bakıma bu karşılaştırma zorunlu olsa da, gözden kaçırdığımız ya da yalın bir şekilde göremediğimiz daha çok miroekonomik özellikler su yüzüne çıkar. Bugün bunlardan bir tanesini kontrat (sözleşme) teorisi ve uygulamasını irdeleyeceğiz. Ama önce son rakamlara bakalım:

İşgücü piyasasında son durum

En son açıklanan verilere göre ülkemizde 15 yaş ve üstü çalışan sayısı 60 milyon. Bunun 32 milyonu aktif olarak işgücünde, diğer bir ifade ile diğer yarısı atıl, iş bile aramayan kütleyi oluşturuyor. Bu 32 milyonun 29 milyonunun işi var, yani istihdam edilmiş (bunlardan 5,3 milyonu tarımda, 23,7 milyonu tarım dışı faaliyetlerde istihdam edilmiş).  Bu rakamlardan hesaplanan işsizlik oranı yaklaşık %10 olarak gerçekleşmiş. Buraya kadar her şey normal gözüküyor. Ama normal olmayan iki temel gösterge var: ilki, 28 milyon vatandaş çalışma gücü ve melekesi olmasına rağmen iş bile aramaması. İkincisi ise çalışabilir 60 milyon nüfusun beşte birinden fazlasının ne eğitimde ne de istihdam da olmaması.

Söz konusu iki grubun bu derecede fazla olması, yaygın görüşün aksine, insanımızın çok da çalışkan olmadığının bir göstergesi olarak karşımız çıkıyor. Doğal olarak sosyal yardımların da bunda oldukça fazla etkisi vardır. Bunu şimdilik bir kenara koyalım. Yukarıda belirttiğimiz gibi işgücü piyasasında tüm yaklaşımlarda farklı diğer bir konu var, ona vurgu yapalım: verimliliğin, yeniden borçlanmanın, en uygun firma birleşmelerinin ve sonuçta işgücü verimliliğinin ve dağılımının kaynağını oluşturduğu “kontrat” yaklaşımı.

Kontrat (Sözleşme) ve Etkin bir Piyasa

Ekonomik birimler (firmalar, çalışanlar/tüketiciler, kamu) birbiri aralarında her aktivite konusunda kontrat yaparlar. Bu bir tüm tarafların kendini sağlama alma yöntemidir. Bu yöntemin “en uygun” bir şekilde yapılmasının getirileri konuşulmakta ve hatta uygulamaya geçmektedir.

Bu “en uygun”luk kavramını ele alan Harvard Üniversitesi öğretim üyesi Oliver Hart ve Massachusetts Institute of Technology’den Bengt Holmström sözleşme teorisine katkılarından dolayı 2016 Ekonomi Nobel Ödülüne layık görüldüler. Ana fikrinin yapılan sözleşmelerde tek tarafın sahip olduğu avantajların ekonomik kayıplara neden olduğu bu yaklaşımın içeriğinin genişliğini göz önünde bulundurduğumuzda, günlük hayatta birkaç örnekle bu teorinin önemini açıklamak yerinde olacaktır.

 

  1. Bir firmanın hisse senedini edindiğinizde sizinle firma sahipleri ve yöneticiler arasında bir sözleşme doğar ama hisse senedi alıp firmaya görceli de olsa ortak olan kişi firma yöneticilerinin kararları konusunda eksik bilgiye sahip olur…. Bu ise piyasa etkinliğini azaltır.
  2. İşe başlamak için yaptığınız sözleşme hem sizin verimliliğinizi hem de şirket gelirini etkileyecektir. Bu ise verimliliğe dayalı bir ödeme ve çalışma şekline bağlı olacaktır.
  3. İki firmanın birleşmesi aşamasında yapılan sözleşmenin içeriği (firmaların borç yapısı, pazar payları, coğrafik avantaj/dezavantajları vb) yeni birleşmenin “en uygun” olup olmadığını belirler. Her iki firmanın farklı özelliklerine ve kısıtlamalarına dayalı bir sözleşme olmadığı takdirde bunun ekonomiye olumsuz yansımaları ayrı ayrı kalmalarından daha fazladır.
  4. Bir üniversitede “ayrıcalıklı” bir öğretim üyesi, bir işyerinde verimli bir çalışan olduğunuzu düşünün. Sizinle diğerleri gibi yapılan bir sözleşme sonuçta “bedava biniş” (free riding) sorunu yaratır. Diğer sıradan olanların sizin üzerinizden fayda edinmesi anlamına gelen bedava biniş belki de modern çağın en büyük ekonomik sorunlarından biridir.
  5. Trafik ve özel sağlık sigorta sözleşmelerinde herkesin (çok kaza yapan ile hiç yapmayanın, sağlıklı birey ile hasta bireyin) aynı kefeye konarak benzer prim ödemeleri piyasa başarısızlığı doğurarak ekonomik dengeleri etkileyebilir. Yani az riski olanlar da diğer gruptakiler gibi yüksek prim ödeme zorunda kalırlar.
  6. Bu teori aynı zamanda 1991 Nobel sahibi Ronald Coase’ın belirttiği “mülkiyet Hakkı” yaklaşımını da kapsayan niteliktedir. Bu kapsamda ele alınan kurumsal yapının varlığı (devlet kurumları gibi), birey ile firmalar arasındaki sözleşmelerde mülkiyet hakkının devlet tarafından zaten korunduğu fikrini bir etken olarak ortaya çıkarır. Yani kuvvetli olan taraf haklı olamaz fikri uygulamada yerini alır.

Günlük yaşamın her dakikasına damga vuran “sözleşme” en çok ta işgücü piyasasını etkilemekte, iki taraf içinde “en uygun” nitelikte olmayan sözleşmeler ise aksak piyasa koşulları yaratarak verimliliği azaltabilmektedir.

 

Prof. Dr. Veysel ULUSOY

@ekonomikanaliz

 

PAYLAŞ